“OTURAKLI, KLASİK DURUŞU VE DE AKSİ GARSONLARIYLA VİYANA, FRANSIZ RUHUNA İŞLEMİŞ HAFİF DAĞINIKLIĞI VE BIRAZ DAHA SIKIŞ TEPİŞLİĞİYLE DAHA GÜNDELİK GİBİ DURAN PARİS KAFELERİ’Nİ KEŞFETMEYE HAZIR MISINIZ?
Roman ve öykü kitaplarıyla tanıdığımız Cem Selcen, bu kez kalemi ve defteri ile kimi dünyaca bilinen Avrupa café’lerine giriyor ve o an orada yaşananı, kahvenin rehberliğinde kendine özgü denemelerle, öykülerle, bize ulaştırıyor. Selcen, Avrupa café’lerinde serisinin ilk kitabında, Café Mozart’tan edebiyatçıların uğrak yeri Café Bräunerhof’a, Troçki ve Hitler’in aynı anlarda orada olduğu Café Central’den, Freud’un dışarı çıkmadığı Café Landtmann’a adım adım bize Viyana’yı yaşatıyor.
Serinin ikinci kitabında ise bu defa Paris’e uzanıyoruz. Cafe Marly, Le Fumoir, Cafe Chez Prune, Cafe Van Gogh, Cafe Hugo ya da Malonge Cafe’de mola veriyor ve Paris’i iliklerimize kadar hissediyoruz. Az sonra bir köşeden Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir çıkacakmış gibi…
Bu keşif dolu yolculuğa çıkmaya hazırlanırken yazarın şu sözleri de kulaklarımızda çınlıyor: “Elbet gün gelecek ve iyi bir pasta, iyi bir ütopya kadar önemli olacak. Kahve nasıl satılır? Bir café’de yalnız bir kadın ne yapar? Pasta çatalla mı, kaşıkla mı yenir? Hangi millet hangi tür kahveyi seviyor? Kahveyi kavururken şeker katarsan ne olur? Papazlar café’lerde neden şarap içer gibi konular önemli olacak. Benim bu yazdıklarımsa önemli olmayacak belki… Ama bir yolda yürürken, yerde görülüp takılınmış bir çizgi roman parçası gibi, o anı hafifleten, yaşanır kılan bir yanı olabilir. O da bize yeter.”
‘Kahvenin Peşinde Avrupa Café’leri’ serisinin ilk kitabı ‘Viyana’nın ardından ‘Paris’ de yayımlandı. Sırada hangi şehirler var? Avrupa şehirlerini seçerken kriterleriniz neydi?
Evet, kitaplar beni takip ediyor. Sırada Berlin, Roma ve Barselona var. İlk şehir Viyana, kitapta da bahsettiğim gibi oradaki yazar evine giderken aklımdaki projeydi. Kahveyi Viyana’ya getirenlerin torunlarından, bir de kendisi de café sahibi bir yazar olunca…
Bugün modern Avrupa kültürünün en önemli ayaklarından biri olan café’ler yaşamın ilk elden göründüğü yerlerdir. Zamanında da devrimlerden her türden sanat akımına kadar oralardan yükselmiştir hayat. Dolayısıyla başka bir bakışla, bu kitaplar kahvenin peşinde bir Avrupa gezisi. Ben de oraya kapıdan, yani Viyana’dan girdim. Sonra elbette modernleşme sevdamızın ve café’lerin başkenti Paris, sonra Avrupa’nın sanat başşehri Berlin, sonra Avrupa’nın temellerinden Roma ve benim ikinci kentim Barselona.
Viyana kitabındaki yazıların çoğu 2013 yılına ait sanırım. Aradan 10 yıl gibi uzun bir zaman geçmiş. Bugün gitmiş olsanız yine benzer izlenimler mi olurdu sizce, yoksa bambaşka metinler mi çıkardı?
Evet, ben 2013 yılında oradaydım. Bugün gitsem çok da değişik şeyler göreceğimi zannetmiyorum. Çünkü yazdığım çoğu café zaten en az 100 yıllıktı. Bize olağanüstü gelen tarihler, orada hayat habire yıkıma uğramadığı için normal. Ben de çok farklı şeyler yazmazdım herhalde. Çünkü biz de aynıyız bir yandan.
Viyana kitabının giriş yazısında, “… ben elbette bir tarihçi değilim, -bir turist rehberi de- bu yüzden ansiklopedik bir cafe’ler dökümü ya da bir gezi rehberi yazmaya kalkmam manasız kaçardı. Ben hikâyeler yazabilirdim, denemeler…” diyorsunuz. Viyana ve Paris café’lerini dolaşırken; bir hikaye ve roman yazarı olarak sizi özellikle çok etkileyen, eserlerinizde mekân/kişi olarak kullandığınız ya da kullanmak istediğiniz mekânlar/insanlar oldu mu?
Evet, ben bir yazarım, onun da sınırlı ve sınırsız olduğu alanlar bellidir. Bu seride her ne kadar dedelerimizin kahvesinin peşinde olsam da asıl iş café’nin fonunda yaşamın içinden akıp gidenleri, olmuşları ve olup duranları görmeye çalışmak ve bu arada da kendine bakmaktı. Ayrıca café benim yabancısı olduğum bir mekân değil. Beyoğlu’nda 27 yıl yaşayan kendi café’m Sefahathane beni dediğiniz gibi yazı anlamında çok besledi. Kitapta da yazdım, bazı café’lerin detaylarını zaten romanlarımda kullanmıştım. Şimdi ayrıca dikkat de edince karakterler salonu epey doldu. Mesela ‘Paris’ kitabındaki Fumoir Café’nin barı benim ‘Saat Kaçtır Acaba’ adlı romanımda detaylı olarak tarif ediliyor.
İnsan hiç bilmediği yabancı bir şehri sadece café’lerini dolaşarak tanıyabilir mi sizce?
Elbette. Sorun turistlikte kendini bırakmayı bilmektir. Yaşamla ilgili olmaktır. Bir şehre girince yeni bir ilişkiye de başlarsınız. Kafanız berraksa ve şehrin enerjisinin burun deliklerinizden girip beyninize akmasına izin verirseniz; bir organik bütünlüğü olan şehir ruhunu olmadık görgüsüzlükler ya da tersine kendine kapalılıkla sarsmaya kalkışmazsanız, o size kendini açar. Bu açılma Avrupa’da café’lerle başlar. Lezzet atmosfere sonra eklenir. Şehre Batılı gibi bakıp Doğulu gibi sindirmek gerek. Bu da ne demekse…
‘Viyana’ ve ‘Paris’ kitaplarında yer alan café’leri neye göre belirlediniz? Sonradan “Keşke şurayı da ekleseydim” dediğiniz mekânlar oldu mu? Sonraki baskılarda genişletmeyi düşünür müsünüz?
Viyana’yı tanımıyordum. Hem o her zaman var olan listelere hem de dediğim gibi şehrin beni götürüp önüne bıraktığı yerlere göre yazdım denemeleri. Sonuçta sınırlı mekânlardır yazdıklarım. Başta sizin de hatırlattığınız gibi tarihçi de rehber de değilim. Sanırım kitaplara bir şeyler eklemem hoş olur, isterim doğrusu. Bu arada kitapları okuyanlardan, “Ya şuraya da gitseydin” diyenler olduğu gibi, benim de kitaplara koymadığım metinlerim var. Ayrıca şehrin, mesela birkaç sene sonraki halini de yazmak iyi olabilir güncellemek için.
Viyana café’leri ile Paris café’leri arasındaki en belirgin farklar nedir sizce?
Viyana oturaklı, klasik duruşuyla ve de aksi garsonlarıyla çok daha sağlam bir şeylerin üzerinde gibi gelir insana. Paris café’leri ise o Fransız ruhuna işlemiş hafif dağınıklığı ve biraz daha sıkış tepişliğiyle daha gündelik gibi durur. Ayrıca Viyana’da kahve daha iyidir ama sütlü severler mesela. İnsanlara gelince Paris café’lerinde daha havalı ve flörtözdürler. Pastalar Viyana’da hafifçe ağır, Paris’te hafiftir ama iki yerde de lezzetlidir.
Kitaplarınızla birlikte, Viyana ve Paris’teki café’leri keşfe çıkmaya kararlı okura şimdiden neler söylemek istersiniz?
Benim kitaplarım, dediğim gibi, liste tanıtma kitapları olmadığı için benim ilgi alanlarıma göre bir rota içeriyorlar. İlk defa gittiğim Viyana’da rota en bilinen café’ler de olsa sanat ve edebi tarih ilgimi çekmiş, denemeler günlük hayat dışında oralara kaymıştı. Paris’te ise zaten direkt ‘café literarie’ denen edebiyat café’leri hedefimdeydi. Ayrıca şehrin en meşhurları da onlardır. Özellikle Paris biz Türkler için her zaman ikinci şehir olmuştur, o yüzden kendi anılarımız da bu şehrin içindedir, café’lerin de elbette.
“Tabii çoğu zaten meşhur olan café’lerde laf olsun torba dolsun diye etrafa bakarken, kimi gerçekten olup duran hikâyelere rastladığım da oldu” diyorsunuz kitabınızda. Bu, ‘gerçekten olup duran’ hikâyeler arasından sizi çok etkileyen özel bir hikâye var mı?
Okuyanlar da o hikâyeleri benim gözümden görsün isterim. Café Central’deki kadın beni çok etkilemişti. Hemen her café’de kısacık da olsa hikâyelere dokunmak istedim. Sonuçta bir café’de önünüzde duran bir fotoğrafa bakıyorsunuz, onun bir hikâyesi var; tabii ona bakan ve o an onun yanında duran sizin de…
Tattığınız kahveler ya da kahvenin yanında tattığınız lezzetler arasında damağınızda en çok iz bırakanlar hangileriydi?
Roma kahveleri çok enteresan. Bence en iddialılar orada. Bir de yeni Berlin’de. Çok güzel kavurmalar ve karışımlar yapıyorlar. Lezzetlere gelince Viyana’da Apfelstrudel, sıcak soslu, Paris’te elbette milföy ve makaron. ‘Paris’ kitabı, ‘en iyi milföy nerede turu’ olarak da okunabilir.
Sizin için ‘bir café’nin müdavimi olmak’ ne ifade eder? Ne gibi özellikler ararsınız müdavimi olacağınız mekânda?
Müdavim olmak çok kıymetli bir kelime ve davranış. Bu, o mekânın sıradan, birbirinin kopyası café’lerden olmadığını söyler öncelikle size. İkiniz de birbirinizi belirli karakter özelliklerinize göre seçersiniz. Demek ki önce kişilikli bir nokta olacak, kullandıkları lüks olmasa da yaptığına özen gösterdiğini, bunu da öncelikle kendine saygısı olduğu için iyi yapmaya gayret ettiğini bileceksiniz. Siz onun, o da sizin özel olduğunu bileceksiniz. Müdavim olmak bir güvenlik şifresidir. Demek ki kendinizi güvende hissedeceksiniz. Bir de samimidir benim için elbette.
Siz pek karşılaştırma sevmiyorsunuz ama yine de soralım: Avrupalı bir café müdavimi ile Türkiyeli bir café müdavimi arasında ne gibi farklar vardır sizce?
Bu bir taraftan çok temel bir soru. Çünkü kahve bizden gitmiş olabilir ama café onlardan bize gelme. Türkiye’de meyhanelerin ve kahvehanelerin müdavimleri vardır. Viyana, 1900 başlarındaki nüfusunun aynısına sahip. Bu, müdavimliği buyur eder. Çünkü müdavimlik kalıcılık, sağlamlık yani aradaki güven ilişkisini barındırır. Son yıllarda bu üçüncü nesil café’lerde birtakım toplanmalar var ama her şey uçucu henüz. Karakterler de öyle. Café’ler şehrin merkezinde bir iki noktada karakter edinmeye başlarken çeperlerde o yeni bloklarla birlikte oluşan yerler henüz oturaklı hale gelmiş değil ve hepsi birbirine benziyor. Belki yeni kitaplardan birine café müşterisiyle kahvehane takılanı arasındaki farkı yazarım.
Yine kitaptan bir alıntı: “Hayat buranın café’lerinde daha izlenebilir bir şey. Bizde tam böyle değil. Burada oyunlar oturmuş sanki. Bizdeyse hep birazdan, az ileride, az sonra olacak bir şey -hızlı, atak ama temelsiz.” Sizce neden böyle?
Bizde sakince izleyebileceğiniz bir ilişki türü mevcut değil çünkü. Her sabah yeniden inşa edilen bir ülkede hepimiz her gün yeni işaretler taşıyarak dışarı çıkıyoruz. Tedirginlik; bu, sadece siyasi bir yankı değil içimizde, mimarinin, şehrin, dolayısıyla hiçbir mekânın oturmamış olmasının asıl verdiği his bu. Böylece aniden ortaya çıkan binalar gibi hırçın ve saygısız veya korkak olabiliyor insanlar. Hayat bizim şehirlerimizde asla oturmuyor ve bu korkunç hırpalayıcı bir şey. Bu her gün yıkılıp yapılan yapılar arasında gezinirken; akışkanlığını tarafların rahatça yaşayabileceği, izleyebileceği ilişkiler inşa etmek neredeyse imkânsız. Sevgilinizle tanıştığınız yeri birkaç sene sonra bulamıyorsanız, sizin ilişkiniz de değişmiştir artık. Viyana’da, Paris’te 100 yıldan fazladır orada duran tonla café var. Voltaire’in gittiği café hâlâ açık. Bir düşünün, burada 100 yıldır değişmeden duran bir café ya da benzeri bir yer hatırlıyor musunuz? Dolayısıyla istekli ama temelsiz ataklar kalıyor hayata.
Yukarıdaki soruyla bağlantılı bir başka soru, işletmecilik de yapmış biri olarak nasıl cevaplarsınız: Neden Avrupa’dakiler kadar kalıcı olamıyor bizim mekânlarımız? Neden her şey bu kadar hızlı değişiyor?
Biz şehir inşa edecek sabra sahip değiliz sanırım. Standartları geçici bir kandırma olarak görüyoruz. Emirgan’da muhallebicide sürekli kavga ederdim. Güzel bir keşkül yaparlardı. Sonra acıbadem koymayı bıraktılar. Niye, daha ucuz… Kimse de peşinde değil. Yani ne yapan ne de yiyen sahip o ürüne. Biz şehirlerimizin sahibi değiliz. Olsak buna izin vermeyiz. Vatan diye bir şeye sahibiz ama o, Avrupa’daki gibi şehirlerden, köylerden filan oluşmuyor, uhrevi bir şey sanırım bu terim.
Sahip değilseniz ait de değilsinizdir. Eh, sahip ya da ait değilseniz size ne, ne olduğundan? O yüzden temelsiz ataklar diyorum. Bir atak var para için mesela ama iyi yaşamaktan ne anlaşıldığı bir konsensüs değil. Paris’te o belli. Çünkü adamın kendisine saygısı var, turiste değil. O yüzden anılarını yaşadığı şehri koruyor, onun şehri o.
Kahve sizin için ne ifade ediyor, favori kahveniz hangisi?
Kahve, dünyayı değiştiren bir içecektir. Kitapta da yazdım, Aydınlanma’nın arkasındaki içecek odur. Aydınlanma düşünürlerinin hepsi kahve tiryakisidir. Atatürk de… Günde 15 fincan kahve içermiş. Ben kahve içmeden kendime gelemem sabahları. Türk kahvesi demleme şekli olarak muhteşemdir. Törenselliği arttıkça, yani kömür ateşi, iyi porselen fincan vs. daha da iyi olur ama onun kahve menşei olarak kalitelisini bulmak zor. Ben Arabica kahve severim. Guatemala kahvesinden espresso’yu beğenirim. Ama dünyada çok harika karışımlar ve kavurmalar yapan yerler var. Bu bir trend artık. Ben bir hayli derinde ve çok hafif aroma hissettiğim tatları seviyorum.
Kitapların sonundaki müzik listelerinden de biraz bahseder misiniz bize?
Evet, her bölümün başında, fotoğrafın altında bir kare kod var gördüğünüz gibi. O, sizi Spotify’da bir müzik parçasına götürüyor. O mekânın çağrıştırdıklarıyla ilgili benim seçtiğim parçalar. Ama bunda o kadar da zorlanmadım doğrusu. Çünkü Café Mozart’ın başında bir Mozart parçası var. Çünkü Mozart da zamanında oralardaymış zaten. ‘Viyana’ kitabında ağırlık klasik müzikken; ‘Paris’te şansonlar ve bazı hepimizin sevdiği Fransız parçaları var. Müzikler de daha önce sorduğunuz şehirlerdeki café atmosferlerini az çok yansıtıyor zaten. O parça sizi kitabın her bölümü için seçilen listeye götürüyor. Mesela Paris listesi yolda gayet iyi gidiyor.
